" Anladım ki: insanlar susanı korkak, görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysaki; biz istediğimiz kadar hayatımızdalar... Göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar... "
Mehmet_Canturk adlı kişiyi Twitter'da takip et
Instagram

aramak istediğiniz kelimeyi giriniz

31 Aralık 2011 Cumartesi

Müslümana: "Sen Hristiyan mısın? diye sorsan darılır. Amma yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır."

Yılbaşında Müslüman olmanın gereği nedir?

Hepimiz Müslümanız elhamdülillâh. Ama hepimiz Müslümanlığımızın icabını yaşamıyoruz maalesef...

Biz, Müslümanlığın icabını yaşama hâline “dindarlık” diyoruz. Kim inandığı gibi yaşıyorsa, ona dindar insan sıfatını takıyor, dindar adam, diye yâd ediyoruz. Bu sıfat onun hakkıdır zaten.

Siz dindarlığı, zamanın kötülük ve fitnesine karşı giyilen koruyucu bir zırh olarak da kabûl edebilirsiniz.

Aslında dindarlık, sahibini sadece âhirette Cennet’e koyan bir yaşama tarzı olmakla kalmayıp, dünyada da huzura, saadete sevkeden bir yaşama tarzıdır.

Nitekim İsa Peygamber’in doğumu ile Hazret-i Muhammed’in hicretine başlangıç olan yılbaşlarında dindar olanla olmayanın yaşayışını ibretle seyrediyorsunuz.

Dindar olanlar, yılbaşı gecelerinde düşünüyorken, şuur altında bile olsa diyorlar ki:

— Yılbaşı gecesinin mânası, sayılı ömür senelerinin birinin daha bitmesi, ölüm denen kesin âkıbete biraz daha yaklaşılması, gençlik günlerinin tükenip, ihtiyarlık demlerinin gelmesi.. demektir. Nitekim her yılbaşında siyah saçlara biraz daha aklar düşüyor, akların sayısı da biraz daha çoğalıyor.

Öyle ise, böyle gecelerde daha çok sefalete, daha çok sefahete düşmek yerine; daha çok âhirete, daha fazla ebedî âleme meyili olmak lâzımdır. Zira bu hızlı gidiş, - ister ikrar et, ister inkâr - kabire, öteki dünyaya doğrudur.

İşte dindarlık böyle düşündürüp, böyle tedbirli hareket ettirdiği içindir ki, dindar insanın, geçen senelerinden pişmanlığı azdır. Ama kendisini dinî ölçülerle kayıtlı görmeyen başıboş insanlarda ise her yılbaşında böyle bir muhakeme ve düşünceden eser yok. Tam bir şuur ve idrak mahrumiyeti içindeler.. Ölüme bir sene daha yaklaşmanın delilini teşkil eden gecede, hem ahlâkından, hem mâneviyatından, hem de parasından zararlar görmekte, fireler vermekte, pişman olacağı fiilleri çoğaltarak işlemekteler. Birkaç saatlik bu eğlence ve sefahetin arkasından ömür boyu üzüntü ve pişmanlıklar gelmekte...

Onu böyle ömür boyu pişmanlıklara sevkeden şey, İslâm’ın icabını yaşamayışında, yâni, dindar olamayışındadır.

Şâyet dinin emirlerine sadık kalacak bir iman kuvveti, dindarlık emâresi kazanabilse, her yılbaşı, tam aksini düşünmesine, kendisine çekidüzen verip iman ve ahlâk bakımından yükselmesine sebep olacak, geçmişinden pişmanlık duyan bir sefahet ve sefalete düşmeyecek...

Demek ki, yılbaşı gecelerinde kimilerini o hâle düşürüp, kimilerini de bu duruma çıkaran şey, dindar olup olmamaktan başka birşey değildir.

Anlaşılan, şahsı düşündürüp, mes’ud ve bahtiyar kılan şeyin dindarlık olduğu kesindir.

Ferdi muhakemesizleştirip sefalete itenin de dinde lâubalilik olduğu bir vakıadır.

Demek imtihan dünyasıdır bu. Her ikisine de yol açık. İsteyen oraya, dileyen de buraya yönelir. Kimi yılbaşında şuurunu iptal eder. Kimi de ihyâ...

Biz şükrederiz dindarlığımıza, hamd ederiz bizi böyle düşündürüp, amel ettiren Rabbimize.

Bizim yılbaşı anlayışımız ne olmalıdır? Ölmeden önce hesaba çekilmek için ne yapmak gerekir?

Bazıları yılbaşını, 'vur patlasın çal oynasın' düşüncesizliğine dönüştürüyorlar, sanki ömürlerinden bir sene gitmemiş, aksine bir sene kazanmışlar gibi sevinç çığlıkları atarak işi sarhoşlaşmaya kadar götürüyorlar.

Herhalde kaybettikleri bir yılı düşünmemek için başvuruyorlar böylesine şuur ve muhakeme iptaline...

Harcanan vakti nakitten de kıymetli gören İslam büyükleri ise böylesine bir şuur iptaline asla rıza göstermiyorlar, aksine kaybettiğimiz yılın sonunda tam bir nefis muhasebesine girmemizi, harcadığımız seneyi nasıl bir yaşantı içinde tükettiğimizin muhasebesini yapmayı ısrarla tavsiye ediyorlar. İsterseniz bir de onları dinleyelim de nasıl bir muhasebe ve muhakeme içinde olmamız gerekiyor, harcadığımız yılın sonunda görelim.

Hicri 334 senesinde Bağdat'ta vefat etmiş olan büyük mutasavvıf Şibli Hazretleri, Bağdat halkına yaptığı her konuşmasına şu sözlerle başlıyordu:

- Ömürlerinden bir seneyi daha tüketerek varacakları sona biraz daha yaklaşan ahiret yolcuları! Yaklaştığınız yerde hesaba çekilmeden önce burada kendinizi hesaba çekin!

Her vaazına bu cümleyle başlayan Şibli Hazretleri'ne bir hürmetkârı, bir gün şöyle bir soru sordu:

- Hep 'Ahirette hesaba çekilmeden önce kendinizi dünyada hesaba çekin!' buyuruyorsunuz. Dünyada kendimizi hesaba çekerek yaşarsak sanki ahirette hesaba çekilmeyecek miyiz?

- Evet, dedi, burada hayatını hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir. Efendimiz (sas) Hazretleri; "Ahirette hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!" buyuruyor, öyle ise burada hayatını hesaba çekerek yaşayan orada hesaba çekilmeyebilir. En azından hesabını kolay verir. Bunun üzerine soru sahibi, kendini burada hesaba çekerek yaşamaya başlar. İbadetlerini eksiksiz yerine getirme gayretine girer. Günahlardan kaçınıp sevaplarını, hayır hasenatlarını çoğaltma titizliğine yönelir. Yani ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmama kararı alır. Böylece hayatını tam bir şuur içinde hesaba çekerek yaşamaya başlayan genç, bir gece rüyasında hocası Şibli Hazretleri'ni beyaz bir ata binmiş, bulutlara, yukarı uçup gidiyor halde görür. Arkasından seslenir:

- Hocam bekle ben de geleyim seninle!.. Şibli Hazretleri'nin cevabı kesin: "Ben bu hapishaneden bir kurtuldum, bir daha bekler miyim burada?"

Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk iş olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden gece kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine de o günün akşamında Rabb'ine dua ve niyazda bulunarak üstadını rüyada görme niyetiyle yatağına uzanır, az sonra kendisini hocasının huzurunda bulur. İlk sorusu, vaazlarında tekrar ettiği cümle olur:

- Sen dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu, durum nasıl? İmam tebessüm ederek cevap verir. Meleklerin beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtikleri sırada Rabb'imden hitap geldi:

- O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını yaparak yaşadı, buraya temiz bir amel defteriyle geldi!.. Siz onun amel defterine bakın yeter, hesabını göreceksiniz orada... Şibli Hazretleri, talebesine; "Siz de" der, "kendinizi orada hesaba çekerek yaşayın.. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de; 'O kulum hesabını yaparak yaşadı, temiz bir amel defteriyle geldi buraya, defterine bakın yeter', denebilir!.."

- Ne dersiniz? Biz de harcadığımız sene sonunda, harcayacağımız senenin de başında kendimizi bir hesaba çeksek mi? En azından hesabını veremeyeceğimiz yanlışlarımız olduysa, tövbe, istiğfarla onları terk etme kararı alsak mı? Yapamadığımız ibadetlerimizi, hizmetlerimizi yapma azmine girsek mi? Yılbaşında bari bu muhasebeyi yapsak mı? Yoksa boş mu ver? Ömrümüzden bir sene daha gittiği halde, sanki bir sene daha kazanmış gibi 'vur patlasın çal oynasın' düşüncesizliğine düşenlere biz de katılarak malum tekerlemeyi biz de mi tekrar etsek?

- Ayağını sıcak tut başını serin, hayatını yaşa düşünme derin!.. Fakat unutmamak gerek ki, hayatını düşünmeden yaşayanların sonunda duydukları pişmanlık çok derin oluyor; ama bu derin pişmanlığın hiçbir faydası olmuyor. Öyle ise gelin biz hayatımızı düşünerek, hesabını yaparak yaşama kararı alalım yeni yılımızda. 

Hesabını verebileceğimiz nice yeni yıllar dileğimle...


(Ahmed Şahin)

31 ARALIK NOEL DEĞİLDİR !

      Müslümana;

      Sen Hristiyan mısın? Diye sorsan darılır.
      Amma yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.


      Bu meseleyi iyi kavrayabilmek için önce şu ayet ve hadisleri gözönüne getirmek gerekir:

1. "Iyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah`tan korkup sakının..." (K. Mâide (5) 2. )

2. "Zulum yapanlara en ufak meyil göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. sizin Allah`tan başka velileriniz de yoktur sonra yardım da göremezsiniz. (K.Hûd (ll) 113.)

3. "O (Allah) size Kitapta : " Allah`ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay, edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze geçip dalıncaya dek onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacaktır". (K. Nisâ (4) 140. ) 

      Konuyu başkalarına benzeme noktasından ele alan hadis-i şerifler vardır. Bunlardan biri şudur:

4. "Kim herhangi bir gruba benzeşirse o da onlardandır ".(Ebu Davûd, Libas 4; Müsned N/50.) 

      Özellikle bu hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şekli benzeşmenin sonuçta itikadı benzeşmeye götüreceğini anlatır. Ibn Haldun da konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak başar. Mağlupların galipleri taklit etme psikolojisi yaşadıklarını anlatır. (Ibn Haldun, Mukaddime (trc.) I/374-75.) 
      Sonuç şudur: İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder. Şekli taklit itikadi taklide götürür. Bu ilmi gerçeğe de dikkat çektikten sonra genel bir fıkhî kaideyi hatırlatıp, mesele hakkında alimlerimizin istinbatlarını (bir kısmını verdiğimiz naslardan çıkardıkları hükümleri) nakledeceğiz. İttifakla kabul edilen bu fıkhı kaide şudur: "Müslümanın, bir başka dinin şiarı (alameti farikasi) olan bir fiili kendi ihtiyarı ile yapması küfürdür" Nevruz ve yılbaşı kutlamaları alimlerimizce başka dinlerin ve inanç sistemlerinin şiarları olarak görülmüş ve bu konudaki hüküm ona göre verilmiştir.

      "Nevruz`da (yılbaşı gününde) bir müslüman diğerine bir şey hediye etse, ama bununla da o günü tazimi (kutlamayı) düşünmüş olmasa, fakat bir takım insanların o güne mahsus böyle bir uygulaması bulunmuş olsa bunu yapan kâfir olmaz, ancak o günlerde yapmaması, daha önce veya daha sonra yapması gerekir. Ta ki onlara benzemiş olmasın. İbadette muvafakat, yani, onlara has ibadet saatleri olan üç vakitte namaz kılmak haram olursa, ibadet olmayanları bir düşünün!? İmam Ebu Hafs demiştir ki: "Bir adam Rabbine elli yıl ibadet etse, sonra nevrûz (yılbaşı) geldiğinde, o günü kutlamak için şirk yapanlardan birine bir hediye gönderse kâfir olur". (Bezzâziye VI/333; Abdullah b. Muhammed es-Sîbî., el-Abdevî, ed-Delilül-kavim, ales-siratil-müstakîm 143. )

Hülâsa :

1. Noel Baba, Yılbaşı, Christmas bayramı gibi başka dinlerin alameti, sembolü olan günlere, o günü tazîm ve kutlama maksadıyla katılmak, aynı maksatla o günlerde tebrikleşmek ve hediyeleşmek, yine aynı maksatla hindi vb. almak, yemek, ziyafet çekmek, aynı maksatla bu tür kutlamalara katılmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir.

2. Böyle zamanlarda, böyle zamanlara has hindi vb. şeyleri sırf gıdalanmak için almak, PTT`nin ucuz hizmetinden yararlanmak için tebrikleşmek küfûr değilse de, onlara (isteyerek şirk yapanlara) benzeme ve onların uygulamalarını yaygınlaştırma ve meşru gösterme anlamı taşıdığından tehlikeli ve mahzurludur. Müslümanların, hangi maksatla olursa olsun, o günlere mahsus birşey yapmamaları gerekir.

3. Hindi gibi sırf o günlere mahsus şeyleri, o günlerde satmak, fasıklara "günahta yardım" anlamı taşıdığından, haram ya da tahrimen mekruhtur. Ancak alacağı para haram değildir. Haram ve günah olan o işi yapmasıdır. Bu hindilerin besmele ile kesilmiş olması halinde böyledir. Besmele ile kesilmemişse "meyte" olacaklarından satılmaları hiç bir surette caiz olmaz.

4. Yılbaşı kutlamaları için matbaa sahiplerinin davetiye, afiş, kart vb. şeyleri basmaları da aynıdır. Yani bunlar sırf yılbaşına özel olarak kullanılacaklarsa yapılıp satılmaları aynı derecede mahzurludur: Eşantiyon eşya için de aynı şey söylenir.

      İslâm Dini yepyeni bir nizamla ortaya çıkmış, önceki dinlerin hükümlerini bütünüyle yürürlükten kaldırmıştır. Bu dinin gecesi de gündüzü kadar aydınlıktır. Müslüman anasından metbu' olarak doğar, tabi' olarak değil. Yani o ilmiyle, irfanıyla, yüksek ahlâkiyle ve dindarlığı ile herkese örnek olur, herkes ona uymaya özenir. O ise kimselere özenmez. Çünkü dini ona yeterince malzeme sunmuş, ihtiyacını karşılamıştır. Tabii bu tabiiyet ve matbuiyet ilim ve teknikte, sanatta değildir. Çünkü ilim ve teknik müslümanın yitik malıdır, onu nerede, kimin yanında bulursa almaya daha haklıdır. O halde tabiiyet ve matbuiyet ahlâk, din, adalet ve hakseverliktedir.


      O halde diğer dinlerin kutsal saydığı günleri kutlamak, onların âdetlerine uymak, büyük günahlardandır.

      Buna birkaç misal verelim :

a) Batı ülkelerinde olduğu gibi, yabancı kadın ve erkeklerin bir arada toplanıp dans etmeleri, çeşitli oyunlar tertiplemeleri İslâm'a göre büyük günahlardandır. Bir müslümanın onlara özenerek bu gibi şeyleri helâl kabul etmemek şartıyla yaparsa büyük günah işlemiş olur. Helal sayacak olursa, küfre girer.

b) Güzellik yarışmaları, bilindiği gibi daha çok gayr-i müslim ülkelerde yapılır. Bundan amaç, şehvetperestlere kadın vücuduyla ziyafetler çekmektedir. Aynı zamanda genç kızları bu gibi ahlâksızlıklara özendirmek suretiyle onları baştan çıkarmaya yöneliktir. Tabii Kur'ân'a ve Sünnete göre, bir müslüman kadının bu tür müsabakalara katılması, soyunup etini teşhir etmesi büyük bir günah ve ağır bir suçtur. Çünkü ahlâkı ifsad etmekte, kadının annelik vakarını düşürmekte, onu bayağı bir eşya gibi müzayedeye çıkarmaktır.

      Bu tür müsabakaların mubah olduğunu iddia eden kimse dinden çıkar. Tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Aksi halde cenaze namazı kılınmaz.

c) Noel Yortusunu Hıristiyan alemiyle birlikte kutlamak da büyük günahlardan biridir. Hattâ buna özenerek İslâm'da böyle güzel âdetler olmadığını söyler, Hristiyanları takdir ederse, İslâm Dininden çıkar

      Yılbaşında tebrikleşmek de İslâmî sünnetlerden değil, Hristiyanlara mahsus bir âdettir, Bundan da Müslümanların kaçınması gerekir. Kendi millî ve dinî günlerimizde tebrikleşmemizde ise sayısız yararlar vardır. Her şeyden önce dinî ve millî âdetlerimizi yaşatmış, çocuklarımıza güzel örnekler vermiş oluruz. (Bkz. Celal Yıldırım, İslam Fıkhı)

      Yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. Yukarıda kaynağını verdiğimiz, "Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır. 

      Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm'ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm'ı) korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur. 

      Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.

6 Aralık 2011 Salı

MUHARREM-İ ŞERİF ve AŞURE GÜNÜ

Hadis-i Şerif (İbn-i Abbas R.A.den) : Zilhiccenin son günü ile Muharrem’in 1. günü oruç tutan, geçmiş yılı oruçla bitirip, gelecek yıla oruçla başlamış olur. Allah-ü Teala o kimsenin 50 yıllık günahını affeder.
Hadis-i Şerif : Muharrem-i Şerif’te tutulan her oruca 30 gün oruç tutmuş sevabı verilir. Muharrem-i Şerif’in birinden onuna kadar oruç tutup, onuncu günü aşure pişirmenin ecri büyüktür. Böyle yapamayan hiç değilse 8-9-10. günleri oruç tutmalı.

Bu ayda Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri peş peşe oruç tutana 900 senelik nafile oruç sevabı ihsan olunur.

Aşure günü vuku bulan hadiseler Hadis-i Şeriflerde şöyle beyan edilmiş:
1. İbrahim A.S.Aşure günü doğdu.
2. Allah-ü Teala onu Nemrud’un ateşinden Aşure günü himaye buyurdu.
3. Musa A.S. Firavn’un şerrinden kurtuldu ve düşmanları denizde boğuldu.
4. İdris A.S. semaya (Yüce makama) yükseldi.
5. Eyyüb A.S.’a şifa ihsan olundu.
6. İsa A.S. semaya götürüldü.

Bazı büyükler, “Bu güne aşure denilmesi; Allah-ü Teala 10 peygambere 10 ikramda bulunduğundandır.” dediler:

1- Adem A.S.’ın tövbesi kabul olundu.
2- Nuh A.S.’ın gemisi tufandan kurtuldu.
3- Süleyman A.S.’a mülk (saltanat) verildi.
4- Yunus A.S. balığın karnından kurtuldu.
5- Yusuf A.S. babasına kavuştu.
6- İdris A.S. semaya götürüldü.
7- İbrahim A.S. Nemrud’un ateşinden kurtuldu.
8- Musa A.S. Firavn’un şerrinden kurtuldu.
9- Eyyüb A.S. hastalıktan şifa buldu.
10- İsa A.S. semaya götürüldü.

Cebrail, Mikail, İsrafil, Arş, Kürsi, Kalem, Gökler yer ve Cennet aşure günü yaratılmışlardır.

Âdem A.S. ve Havva anamız aşure günü yaratıldı. Tuba ağacı o gün dikilmiş, kemal sahiplerinin cennete kavuşmasına sebep olan kıyamet aşure günü kopacak, müminler cennetteki makamlarına kavuşacak.

Aşure günü ve gecesinde yapılacak ibadetler:
Hadis-i Şerif: Aşure gününün faziletine kavuşmaya bakınız. Çünkü o Allah-ü Teala’nın günler arasındaki seçtiği mübarek bir gündür. O günde oruç tutana Allah-ü Teala nezdinde bulunan meleklerin, peygamberlerin, şehitlerin ve Salihlerin ibadetleri kadar sevap verir.

Hadis-i Şerif: Aşure günü gusleden ölüm hastalığından başka hastalık görmez. Aşure günü bir hastayı ziyaret eden bütün insanları ziyaret etmiş gibi olur. Aşure günü bir kimseye su veren hiç isyan etmemiş gibi olur.
O gün gusleden (Boy abdesti alan) bir sene ufak tefek hastalıklardan korunur.

Hadis-i Şerif: Aşure günü gusleden anadan doğduğu gün gibi günahlarından temizlenir.

Hadis-i Şerif: Aşure günü iki defa gusleden kişinin gözlerinde ebediyen hastalık olmaz.

Hadis-i Şerif: (İbni Abbas A.A.’den): Aşure günü oruç tutana 10 bin melek sevabı verilir. Muharrem’in Aşure gününde oruç tutana 10 bin şehit, 10 bin hac, 10 bin umre sevabı verilir. Muharrem’in onuncu günü olan Aşure gününde bir yetimin başını okşayana Allah-ü Teala o yetimin başındaki kıllar sayısınca cennette derece ihsan eder.

Aşure günü akşamı bir mümine iftar veren kimseye ınd-i ilahide bütün müminlere iftar vermiş ve doyurmuş sevabı verilir.

H.Ş.: (Ebu Hureyre R.A.den) Bir kimse Aşure günü çoluk çocuğuna iyilik yapsa onları sevindirse, Allah-ü Teala ona senenin güzel geçmesini müyesser kılar. Aşure günü oruç tutanın orucu 40 yıllık günahın affına sebep olur. Aşure gecesini ihya edip sabahında oruçlu olan kimse vefat ederken ölüm acısı duymaz.

Hadis-i Şerif (Hz.Ali R.A.’dan ): Aşure gecesini ihya edeni, Allah-ü Teala dilediği gibi diriltir.

Zühretu’r-riyad’da bildirilmiş: “Rasülallah S.A.V.’den avcı eline düşmüş bir geyik yavrularını emzirip gelmek için şefaat istedi. Efendimiz bu isteği avcıya teklif etti. Avcı akşam olmadan gelmesini istedi, geyik: “Bu gün Aşure günüdür; bu güne hürmeten yavrularımızı gündüz emzirmeyiz.” dedi. Avcı;
- “Ya Rasülallah! Bu geyiği zat-ı şerifinize hediye ettim” dedi. Efendimiz de geyiği salıverdi.
Bu hadisede iki nükte vardır.
1. Hayvanların dahi bu mübarek güne hürmet etmeleri.
2. Bu günün şerefine hayvanın avcı elinden kurtulması.

Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Geçmişte büyükler bu gün çocuklarına bir şey yedirmezlerdi.
Rasülüllah S.A.V. hurmayı mübarek ağzında ıslatır, çocuklara verir, onlar da bunun bereketiyle doyar ve akşama kadar bir şey yemezlerdi.

Hadis-i Şerif : Aşure günü tutulan oruç bir senelik geçmiş günahların affına sebeptir.

Hadis-i Şerif : Ramazanı şerif ve Aşure günü orucundan faziletli oruç yoktur.

Aşure günü masraf görüp, eve ufak tefek bir şeyler almak, sene boyunca bereketin devamına sebeptir.

O gün en az 10 kişiye selam verilir, veya bir kişiye 10 selam verilirse bütün Müslümanlara selam vermiş ecri ihsan olunur.

O gün fakir fukara sevind irilir.


İhlasla eda edilen ibadetler belalara manidir, sahibini korur. Şu sözü anlayanın kazancı büyük olur.

30 Kasım 2011 Çarşamba

SELAM HZ.HÜSEYİN'E SELAM HZ.HASAN'A SELAM HZ.ZEYNEP'E SELAM BABALARINA SELAM ÜMMET-İ MUHAMMEDE



Bismillahirrahmanirrahim
Kerbela denilince Hz. İmam Hüseyin’den (a.s) sonra ilk akla gelen isim, hiç kuşkusuz Hz. Zeynep’tir. Elbette, bu Zehra ve Ali yadigârının Kerbela’daki eşsiz rolü, hayatının diğer sahalarını gölge altında bıraktığı için hayatının Kerbela faciasından öncesi çok fazla gündeme gelmemektedir. Oysa onu Zeynep yapan ve Kerbela’daki müstesna rolüne hazırlayan etkenler ve kısacası taşıdığı faziletler de fevkalade önemlidir ve bizler için, özellikle de kadınlarımız için her karesi birer ders niteliği taşımaktadır.
Bu yazının gayesi tarihin en müstesna birkaç kadınından birisi olan o yüce şahsiyetin faziletleri hakkında kısa da olsa bazı noktalara işaret etmektir. İnşaallah ki hepimiz için bir ibret vesilesi olur ve bizleri mahşeri Kubra’da onun ve annesi Zehra-yı Merziye’nin (a.s) şefaatine nail olanlardan kılar.
Fakat önce Hz. Zeyneb’in hayatını birkaç satırda özetleyelim:
Meşhur kavle göre Hicretin 5. senesinde, 5 Cemaziyelevvel’de Medine’de dünyaya geldi. Hz. Zeynep,  hayatını hicretin 17. senesinde amcazadesi Abdullah b. Cafer (Cafer-i Tayyar’ın oğlu) ile birleştirdi ve ondan Muhammed, Avn, Ali ve Ümmü Kulsum adlarında dört çocuk dünyaya getirdi. Muhammed ve Avn, Kerbela faciasında İmam Hüseyin’le birlikte şehit edildiler. Eşi Abdullah b. Cafer’in o sıralar 72 yaşlarında olduğu ve yaşlılığı ve rahatsızlığından dolayı Hüseynîlere katılamadığı rivayet edilmiştir.


Hz. Zeynep, evlenmeden önce nikah akdinde “İmam Hüseyin’den ayrı kalmaya dayanamadığı için o nerede olursa kendisinin de onunla olması gerektiğine dair Abdullah’a bir şart koşmuş, o da bu şartı kabul ettikten sonra onunla evlenmişti.
Kardeşleri İmam Hasan ve İmam Hüseyin’e inanılmaz derecede muhabbet ve sevgi besliyordu. Hatta Abdullah ile olan evliliği dahi onlara olan bu sevgi ve muhabbeti bir zerre azaltmamıştı. Her gün onları ziyarete gider, kucaklaşır, sohbet eder, sağ-salim olduklarını görüp sevinir, Allah’a şükrederek evine geri dönerdi. Ceddi Resul-u Ekrem’in, babası İmam Ali’nin, annesi Hz. Fatıma’nın ve kardeşi İmam Hasan’ın şehadetlerinin ardından geriye tek tesellisi İmam Hüseyin kalmıştı.
Kerbela’da onun da acısını sinesine çekerek esirler kervanıyla Kûfe’ye getirildi. Burada yeğeni İmam Seccad ile birlikte esir olmalarına rağmen Kerbela’nın mesajını korkusuzca insanlara tebliğ etti.
Şam’daki konuşmalarıyla Ehl-i Beyt’i tanımayan halkı aydınlattı. Medine’ye kadar varan esaret altındaki yolculukları sırasında geçtikleri her yerde olağanüstü hitabesiyle Kerbela kıyamını, İmam Hüseyin’in mazlumiyetini, Yezid ve Yezîdilerin zulmünü çekinmeden insanlara aktardı. Bu konuşmalarla Ehl-i Beyt’in hakkaniyetini gözler önüne serdi. Yezid ve yandaşlarının gerçek kimliklerini gün yüzüne çıkarmayı başardı.
O, Kerbela faciasının ardından ölene dek gözyaşı döktü. Dedesi Resul-u Ekrem’in (s.a.a) ardından sabır gözyaşları döken anası Fatıma (s.a) gibi, o da “Sabırlı Kahraman” olarak tarihin en baş köşesinde müstesna yerini aldı. Sonuç olarak hicretin 62. veya 64. senesinde hayata gözlerini kapadı. Zeynebiye adı verilen türbesi, bugünkü Suriye’nin başkenti Şam’dadır.
Şimdi Hz. Zeyneb’in faziletlerinden bazı örnekler:
1- Bu yüce şahsiyet, bizzat Hak Teala tarafından mübarek “Zeynep” ismiyle adlandırılmıştır.
Bu durumun sadece diğer 14 masum-i pak hakkında geçerli olduğunu görmekteyiz. Bu ise onun Allah indinde ne derece yüce bir makama sahip olduğunu göstermektedir. Bu hususta şöyle nakledilmektedir:


“Hz. Zeynep dünyaya geldiğinde Resulullah (s.a.a) seferdeydi. Hz. Fatıma, Hz. Ali’ye dünyaya yeni gelen kızları için bir isim seçmesini önerince, Hz. Ali “Ben bu konuda Habibim Resulullah’tan öne geçmem” buyurdu. Hz. Resulullah (s.a.a) seferden dönüp de durum kendisine iletildiğinde, “Fatıma’nın çocukları benim çocuklarımdır. Ama onların isimlerini ancak Allah-u Teala tayin eder” dedi. Bu sırada Cebrail (a.s) inerek Hak Teala’nın selamını Resulullah’a ve Ehlibeyt’ine iletti ve şöyle dedi: “Hak Teala ‘Bu kıza Zeynep ismini verin; zira bu ismi Levh-i Mahfuzda yazmışız” buyurmaktadır. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Hz. Zeyneb’i kucağına alıp öptü ve şöyle buyurdu: “Bu kıza saygılı davranın; zira o Hatice-i Kubra gibidir!” (Reyâhinü’ş-Şeria, c.3, s.38)

İlginçtir ki Hz. Fatıma’nın Hz. Hatice’ye benzerliği Hz. Ali’den de nakledilmiştir. Rivayetlerde diyor ki Eş’as bin Kays, Hz. Ali’nin kızı Hz. Zeyneb’e talip oldu. Hz. Ali (a.s) bu fasık insanın bu cüretine karşı şiddetle öfkelendi ve şöyle buyurdu: “Sen bu cüreti nerden buldun ki benden Zeyneb’i istiyorsun?! Zeynep Hz. Hatice’ye benzer; o ismet kucağında büyümüş, ismet göğsünden süt emmiştir. Sen ona layık değilsin. Ali’nin canını elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki bir daha bu sözünü tekrarlarsan, bu sefer kılıçla cevabını veririm…” Hz. Zeyneb’in Hz. Hatice’ye benzemesinde de önemli nükteler vardır. Belki de en önemlisi şudur ki Hz. Hatice her şeyini, hatta hayatını bile Resulullah’a adayıp feda ettiği gibi, Hz. Zeynep de adeta her şeyini zamanının imamı hücceti olan Hz. Hüseyn’e (a.s) adamış ve feda etmiştir.


2- Zeynep ismi hakkında üç farklı tefsir yapılmıştır ki üçü de Hz. Zeyneb’e yakışıyor. Belki de üçü de dikkate alınarak bu mübarek isim Hak Teala tarafından ona verilmiştir:

a) Zenibe kökünden dolu, yoğun: Güzellik ve kemaller açısından dopdolu ve yoğun olduğu için bu adla adlandırılmıştır.
b) Güzel görünümlü ve güzel kokulu ağaç: Her değerli şahsiyet veya her değerli ve nefis şey, Arap edebiyatında ağaca benzetilir. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben ve Ali bir ağaçtanız.”
c) Zeyn ve Eb kelimelerinin bileşiminden oluşmuştur: Babasının süsü-ziyneti anlamında..
Hz. Zeynep beş masum insandan talim terbiye almış bir şahsiyettir. Evet, o her yönüyle babasının süsü, ziyneti ve iftiharıydı. Annesi “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını aldığı gibi, o da “Zeynu Ebiha” (babasının süsü-ziyneti) lakabını almıştı.


3- Bir gün Emirü’l-Mu’minin Ali (a.s) henüz küçük yaşta olan oğlu Hz. Abbası ve Hz. Zeyneb’i yayına oturtmuş, onlarla muhabbet ediyordu. Önce Hz. Abbas’a dönerek ona “oğlum, söyle bir” buyurdu. Hz. Abbas ‘bir’ dedi. Ardından “Söyle iki” buyurdu. Hz. Abbas “Babacığım ‘bir’ diyen bir dille ‘iki’ demeye utanıyorum!” deyince, Hz. Ali (a.s) küçük yavrusunun bu tevhidî şuurunu hayranlıkla karşılayıp, onu okşayıp sevdi. Diğer tarafında oturan Hz. Zeynep babasının sorusunu beklemeden “Babacığım dedi, bizi seviyor musun?” Hz. Ali (a.s) “Evet yavrum, çocuklarımız bizim kalbimizin bir parçasıdır” buyurunca, minik Zeyneb’inden şu şaşırtıcı cevabı aldı: “Babacığım, iki muhabbet bir kalpte yerleşmez; o halde şefkat ve merhametini bize, halis muhabbet ve sevgini ise Allah’a ayır!”
4- Hz. Zeyneb-i Kubra’nın bazı önemli sıfatları:

* Razîetu’l-Vahy (Vahiy kaynağından beslenen)
* Mahbûbetu’l-Mustafâ (Hz. Muhammed Mustafa’nın sevdiği)
* Kurretu Ayn’il-Murtaza (Hz. Aliyyel-Murtaza’nın göz nuru)
* Sirru Ebihâ (Babasının sırrı)
* Seliletu’z-Zehra (Hz. Zehra kızı)
* Nâibetu’z-Zehra (Hz. Zehra’nın naibi)
* Sâniyetu’z-Zehra (İkinci Zehra)
* Es-Sıddîkatü’s-Suğra (Küçük Sıddîka, Hz. Fatıma da büyük Sıddîka olarak adlandırılmıştır.)
* El-Masûmetü’s-Suğra (Küçük masume)
* Nâibetü’l-Hüseyn (a.s) (Hz. Hüseyin’in naibi-vekili)
* El-Kâmile (Kemale ermiş kadın)
* El-Fâzile (Faziletler mazharı kadın)
* El-Ârife (Arife kadın)
* Âbidetu Âl-i’r-Resul (Resul evlatlarının abidesi)
* Âbidetu Âl-i Ali (Ali evlatlarının abidesi)
* Veliyyetullah (Allah’ın velisi olan kadın)
* Emînetullah (Allah’ın enini olan kadın)
* Âlimetun Gayru Mualleme (Öğretmensiz alim)
* Fehîmetun Gayru Mufehheme (Gerçekleri vasıtasız anlayan)
* El-Fasîhetu’l-Belîğa (Fesahat ve belagat sahibi)
* El-Müvesseqa (Hadiste güvenilir kimse)
* El-Muhaddese (Kendisine ilham edilen kimse)
* El-Müctehide (Hak yolunda çok çaba gösteren kimse)
* Hâfızetü’l-Vedâyi-i vel-Esrâr (Risalet hanedanının emanet ve sırlarını koruyan)
* Sâbiretun Muhtesibe (Allah için her zorluğa sabreden)
* Betaletu Kerbela (Kerbela kahramanı)
* Lebvetü’l-Haşimiyye (Haşimi aslan)
* Akîletu Beni Haşim (Haşimoğullarının akıllı-zeki kadını)
Görüldüğü gibi bu sıfatlardan her biri, Hz. Zeyneb’in müstesna şahsiyetinin farklı boyutlarına ışık tutmaktadır.


5-  Dünya kadınları içerisinde dört büyük kadını istisna edersek fazilette Hz. Zeynep’le kıyaslanabilecek başka hiçbir kadın yoktur.
6- Hz. Zeyneb, Muhammedî asaletin, Alevî fesahatin ve Fatımî iffet ve ismetin, Hasanî sabır ve metanetin, Hüseynî şecaatin mazharıydı.
7- O, gözleriyle beş masumun firakını yaşamış ve bunlara sabretmiştir. Bu yüzden de Ümmü’l-Mesaib” (musibetler anası) lakabını almıştır.
8- O, bir Kur’an müfessiri idi. Medine kadınlarına tefsir dersi veriyordu. Bir gün Emirülmu’minin (a.s) ders esnasında gelip de Hz. Zeyneb’in Meryem suresini tefsir ettiğini gördü ve “Kaf Ha Ya Ayn Sad” harflerinin neye işaret olduğunu beyan etti. Kaf: Kerbela, Ha: Helaket, Ya: Yezid, Ayn: Eteş (susuzluk), Sad: Sabır…
9- Hz. Zeynep aynı zamanda bir hadis râvîsidir. Aziz anası Hz. Fatıma’nın Mescid-i Nebi’de halifenin önünde okuduğu Fedekiyye hutbesini daha dört beş yaşında olmasına rağmen ezberlemiş ve nakletmiştir! Ayrıca küçük yaşına rağmen ceddi Resulullah’tan (s.a.a) da hadis nakletmiştir. İmam Zeynül Abidin (a.s), İbn-i Abbas, Muhammed bin Cabir, İbad Âmirî, Muhammed ibn-i Ömer, Ata bin Sâib, Fatıma binti’l-Hüseyn (a.s) ve diğer bazıları ondan hadis nakletmişlerdir.
10- O masumların, Hz. Fatıma, Hz. Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynü’l-Abidin’in (a.s.)  bakıcılık ve koruyuculuğunu yaptığı gibi, onların hedef ve mekteplerinin de koruyuculuğunu, elçiliğini yapmıştır.
11- Hz. Zeyneb’in İbadeti: Yukarıda da aktardığımız gibi Hz. Zeyneb’in lakaplarından birisi “Resul ve Ali evlatlarının abidesi” idi. O gerçekten ibadet ve münacata âşıktı. Hiçbir zorluk ve sıkıntı onun ibadet, dua ve münacatına engel değildi. Hepimiz biliyoruz ki onun en zor ve sıkıntılı günleri Kerbela ve sonrasındaydı. Ama bakın Hz. İmam Zeynü’l-Abidin (a.s) bu Allah aşığının hakkında ne buyuruyor: “Halam Zeynep Şam’a kadar kat ettiğimiz süreçte farz ve sünnet bütün namazlarını ve gece ibadetlerini aksatmazdı. Ancak bazı menzillerde zaaf ve açlığın etkisiyle ibadetini oturarak yapardı!” (Reyâhinü’ş-Şerîa, c.3, 62)

Hz. İmam Hüseyin (a.s), o eşsiz makamına ve ismet derecesine rağmen Kerbela’da bacısıyla vedalaşırken “Bacı, gece nafilesinde bana da dua etmeyi unutma” buyurmuştu! (Reyâhinü’ş-Şerîa, c.3, 61-62)
Muhammed Gâlib-i Şâfiî-yi Mısrî şöyle yazıyor: “Hz. Zeynep, gecelerini ibadet, gündüzlerini oruçla geçiriyordu ve takvasıyla meşhur idi.”


12- Hz. Zeyneb’in İffeti: Yahya Mâzinî şöyle diyor:  Uzun zaman Medine’de Hz. Ali’nin (a.s) hizmetinde bulundum. Evim Hz. Ali’nin kızı Hz. Zeyneb’in evine komşuydu. Allah’a yemin olsun ki hiçbir zaman onu görmedim, sesini duymadım. Resulullah’ın ziyaretine giderken geceleri giderdi. Giderken de bir tarafında Hz. Ali, bir tarafında Hz. Hasan, bir tarafında da Hz. Hüseyin yer alırdı.”

Hz. Zeynep en zor şartlarda dahi iffet ve hayâsından ödün vermemiştir. Tarihler şöyle yazar Hz..Zeynep Kerbela olayında yüzünü elleriyle kapatırdı; zira peçesi elinden alınmıştı!” İbn-i Ziyad mel’unun meclisinde o zalim tarafından görülmesin diye esir kadınlarca etrafı sarılı halde onların ortasında oturuyordu.
Yezit mel’unun meclisinde ona şöyle haykırmıştı: “Ey (Resulullah tarafından) azad edilmişlerin oğlu, bu adalet mi? Kendi kadınlarını perde ardında tutarken, Peygamber kızlarını esir ederek (sağa sola) sürüyorsun; onların tesettürlerini yırtmış, yüzlerini açmışsın!” (Biharü’l-Envar, c.45, s.134)


13- Hz. Zeyneb’in Fedakârlık ve Cömertliği: Bir gece Emirü’l-Mu’minin’in evine misafir geldi. Hz. Ali (a.s) “Ey Fatıma, evde misafire ikram edecek bir şey var mı?” diye sorunca Hz. Fatıma “Hayır dedi, sadece bir parça ekmek vardır ki kızım Zeyneb’in payıdır!” Henüz uyumayan Zeyneb-i Kubra, bu konuşmayı duyunca “Anneciğim, ekmeği misafire ikram edin, ben sabredebilirim!” diyerek o minicik bedeninde ne denli büyük bir ruh taşıdığını ortaya koydu! O gün henüz dört beş yaşında olan Hz. Zeyneb’in cömertliği böyle olursa, büyüdüğünde nasıl olur, artık siz tahmin edin. Esasen Hz. Zeyneb’in en büyük cömertliği, adeta her şeyini Allah yolunda feda etmesiydi.
14- Hz. Zeyneb’in Sabrı ve İrfanı: Bir insanın marifetullah derecesi ve sabrı gördüğü musibetler ve verdiği imtihanların büyüklük derecesiyle ölçülür. Hz. Zeynep küçüklüğünden beri birçok musibet, bela ve imtihanla karşılaşmış ve hepsine de en güzel şekilde sabretmiş ve imtihanlardan yüzünün akıyla çıkmıştır.

Zaten Ceddi Resulullah (a.s) Hz. Zeyneb’in küçük yaşta gördüğü rüyayı yorumlarken bu musibetleri kendisine haber vermişti. Rivayetlerde nakledildiği üzere Resulullah’ın vefatına yakın bir zamanda bir gün Hz. Zeynep gördüğü bir rüyayı ceddine şöyle anlattı: “Ya Resulallah, dün gece rüyamda şiddetli bir fırtınanın estiğini ve dünyayı karanlığa boğduğunu gördüm. Ben fırtınanın şiddetiyle sağa sola savruluyordum. Bilahare büyük bir ağaca tutundum. Ancak fırtına ağacı da kökünden söktü ve ben yere düştüm. Ben yeniden ağacın bir dalına tutundum, ama o da kırıldı. Ardından bir başka dalına tutundum, fakat o da fırtınanın şiddetiyle kırıldı. Sonra birbirine yapışmış iki dala tutundum. Aniden o dallar da kırıldı ve ben rüyadan uyandım!” Hz. Zeyneb’in rüyasını dinleyen Resulullah (s.a.a.) uzun uzun ağladı ve şöyle buyurdu: “İlk tutunduğun ağaç senin ceddindir ki yakında dünyadan göçecektir. Daha sonra tutunduğu iki dal annen ve babandır ki çok geçmeden onlar da dünyayı terk ederler. Birbirine yapışmış iki dal ise, kardeşlerin Hasan ve Hüseyin’dir ki onların musibetinde dünya kararacaktır.”
Bu musibetlerle küçüklüğünden beri bir bir karşılaşan Hz. Zeynep, hiç kuşkusuz en büyük imtihanını Kerbela’da vermiştir. Bir yandan onca musibeti göğüsleyen, yedi kardeşini, üç yeğenini ve diğer bir çok yakınının yanı sıra iki aziz yavrusunu da Allah yolunda feda eden bu Ali ve Zehra yadigârı, diğer yandan hasta olan masum İmam’ın (Hz. İmam Zeynü’l-Abidin’in) koruyuculuğunu, sahipsiz kadınların ve çocukların rehberliğini üstlenmiş, bunlarla birlikte en büyük görevi olan Hüseynî kıyamın elçiliğini yapmayı ve Hüseynî mesajları gafil insanlara ve tarihe ulaştırmayı da en mükemmel şekliyle yerine getirmiştir.


Zeynep ey Kerbubelâ’nın yarısı, ey kahraman

Zeynep ey şanlı kıyamın varisi, ey kahraman


Kerbelâ Kerbelâ’da kalırdı sen olmasaydın

Dökülen kanlar heder olurdu sen olmasaydın


Böylesine zor, böylesine çetin ve benzersiz imtihan sahnelerinde dahi, kimse onun ağzından Hakk’ın rızasına aykırı bir kelime duymamıştır. Tam tersine her zorluk ve her bela onun direnç ve imanını artırarak hareket ve sözlerine yansıtmakta, Hakk’a teslimiyetini defaatla ortaya koymaktaydı. İbn-i Ziyad melunun karşısında haykırdığı bu muhteşem ve emsalsiz cümle, onun sabır, rıza, teslimiyet ve irfanını, tarifi mümkün olmayan bir düzeyde ortaya koymuyor mu?: “Ben Rabbimden güzellikten başka bir şey görmedim!”
15- Hz. Zeyneb’in Şecaat ve Belagati: Hz. Zeynep (s.a) Kerbela’da, özellikle Kerbela sonrası gittiği her yerde, tarihin en korkunç cinayetini işleyen o gaddar ve vahşi yaratıklara karşı zerre kadar korkuya kapılmadan hak ve hakikati, Hüseynî mesajları en gür sesiyle ve en beliğ ve fasih cümlelerle haykırmış ve zalimlerin tahtını, tacını sallamış ve onları cümle aleme ve tarihe rezil rüsva etmiştir. Onun Kufe ve Şam’da okuduğu hutbelerini duyanlar, babası Emirü’l-Mu’minin Ali’nin (a.s) hutbelerini hatırlamışlardı. Kufe halkına hitaben ve İbn-i Ziyad ve Yezid’in meclislerinde okuduğu hutbeler, onun ilim ve irfanını yansıttığı kadar, şecaat ve fesahatinin de ne düzeyde olduğunu bütün aleme ispat etmiştir. Biz Örnek olarak sadece Yezid’in meclisinde okuduğu hutbeyi aktarmakla yetiniyoruz:
Hz. Zeyneb’in Şam’da Yezid’in karşısında okuduğu hutbe:

“Allah’a hamd-ü sena ve Resulüne salat u selamdan sonra şu ayeti okudu: “Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah’ın ayetlerini yalanlamaları dolayısıyla çok kötü oldu!” (Rum, 10)
Sonra şöyle devam etti: “Ey Yezid, esir olarak şehir şehir dolaştırmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki böyle övünüp seviniyorsun? Dünyayı abat ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah’ın “O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar; biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır” (Al-i İmrân, 178) buyurduğunu unuttun mu yoksa?


Ey (Mekke fethi sonrasında Peygamber tarafından) azat edilenlerin oğlu, kendi kadın ve cariyelerini örtüp Resulullah’ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu himayesiz esirleri göstermen insaf ve adalet midir? Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp emen, sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen (Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyen Yezid’in büyük annesi Hind’e işareten) birinden nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Eba Abdillah’ın (Hz. Hüseyin’in) dişlerine çubukla vuruyor ve pervasızca “Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp ‘ellerin dert görmesin ey Yezid’ deselerdi” diyorsun.
Evet, niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlatlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun. Ne var ki çok geçmeden sende onlara katılacak ve “Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lal olsaydı da bunları söylemeseydim.” diyeceksin.
Ey güçlü Allah’ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde yak onları!
Ey Yezid! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek; Peygamber evlatlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber’in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. “Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.” (Al-i İmrân, 169)
Allah’ın hükmedici, Muhammed’in (s.a.a) davacı ve Cebrail’in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler.
Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin. Ama bu durum seninle konuşmaya (bizi) mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmekse benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah, Allah ordusunun şeytan ordusunun eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyib ve pak bedenler, yer üstünde kalmıştır…
Ey Yezid! Eğer bugün galip gelerek, bunu ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O’dur sığınağımız.
Ey Yezid! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah’a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve öldüremeyeceksin, işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler az ve kalildir. Münadi “Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun” diye seslendiğinde, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır.
Allah’a hamdolsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehadet ve rahmet kıldı. Allah’tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü o, bağışlayandır; şefkatlidir. “Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O.”(eluhuf -Seyyid İbn-i Tavûs-, s.121)

       Zeynep’te gerçek zühdü arayın
    Eğer sabrı bir kenara bırakacak olursak, onun başka üstünlükleriyle karşı karşıya geliriz. Zühd gibi, onun zühdü de ameli güce yöneliktir.Gerçek zühd odur ki Allah’tan başkasından kopuk olsun. Kalbinin ilgisi sadece Allah ile olmalı.  O’na yönelik olmayan her şey, heva, heves ve arzular bir kenara itilmeli. “Ben” ve “Benlik” ortadan kaldırılmalı, sadece Allah kalmalı. İlahi olan bir şeyde dünyalık olan bir şey aranmamalı, ama zahitliğin manası dünyayı istememek de değildir, ya da mala sahip olmamak demek değildir. Aksine gerçek zahitlik kalbi bir şeydir, bu da Allah’tan başka her şeye karşı göz kapamaktır. Allah’tan başkasına gönül bağlamamak, ahreti dünyaya tercih etmek, Allah için nefsi arzu ve isteklerden vazgeçmektir. Zühdün en yüce makamı, Nübüvvet ve imamet makamına yöneliktir. Yani peygamberlik ve imametin şartlarından biri de zahit olmaktır.Ondan sonra da Allah’ın veli kulları ve dostlarına yöneliktir. Zeynep’in ruhaniyetinden bizler pek haberdar değiliz. Fakat onun zühd makamında nasıl olduğunu anlıyoruz.
   Allah’tan başkasından, dünyalık istek, arzu, süs ve güzelliklerden uzaklaşmak.
   Zeyneb’in eşi Abdullah bin Ca’fer-i Tayyar Zeynep, cömertlik ve kerem okyanusu olan eşi, koruyucusu Abdullah bin Ca’fer’in evinde yaşıyordu.Abdullah, Medine’nin zengin ve büyük sermayedarlarındandı. Sahip olduğu serveti de Peygamber (s.a.a)’in yaptığı bir duanın sonucundaydı. Babası Ca’fer-i Tayyar öldürülünce peygamber (s.a.a) çocuğuna karşı bağışlanma ve lütufta bulunma dileğinde bulunmuştu. Bir keresinde Abdullah’ın yaptığı bir davranıştan dolayı Allah Resulü (s.a.a) onun için duada bulundu. Şöyle dedi: “Allah’ım bu davranışını mübarek kıl. Abdullah bin Ca’fer’e, yaptığı bu davranışın dan dolayı bereketini bağışla”. Peygamber (s.a.a)’in duasının bereketiyle Abdullah en meşhur zenginlerin arasına girmişti. Bir o kadar da cömertlik ve keremde söz sahibi idi. Zira Medine’de bir darb-ı mesel olmuştu onun cömertliği. Evinin kapısı her zaman açık, fakirlerin, güçsüzlerin ve muhtaçların daimi bir uğrak yeri olmuştu.Bütün rahatlıklardan vazgeçiyor ve…
    Zeynep öyle bir evde yaşıyor ki saltanat gücü onun elindedir. Var olan tüm imkânlardan en güzel bir şekilde yararlanmakta, her şey kendisi için hazır bir vaziyette, köleler, hizmetçiler, cariyeler ve rahatlatıcı her türlü vasıtalar onun için her an hazır beklemektedir. Yani hiçbir sıkıntı ve kederinin olmadığı bir evde yaşıyor. Ansızın Hüseyin (a.s)’in hareket etmek istediğini görüyor. O da bütün rahatlık ve güzellikleri terk edip kendisini sıkıntı, elem ve rahatsızlıklar okyanusuna atıveriyor. Bu nasıl bir zahitliktir? Gerçekten çok hayret verici bir şeydir. Eğer nelerin olabileceğini bilmemiş olsaydı önemli değildi. Fakat daha o günün gecesinden itibaren korku ve endişeyle Medine’den kaçtıkları ve Mekke’ye doğru hareket ettikleri Receb’in 28 gecesinde dedeleri Allah Resulü (s.a.a)’nün, babalarının ve annelerinin de haber verdikleri musibetlerle karşılaştılar.
   Kısacası, gerçek ve görünürdeki bir sultanın kızı ve Abdullah gibi birisinin eşi olan Zeynep gibi birisinin bunca ilme, bu yakin ve manaya sahip olmasına karşın belaların içine bile bile dalması, esaretin olduğu bir mekâna doğru ilerlemesi, çöllerde başıboş gezmesi, yolculuğun zahmetlerine, onca musibetlere katlanması beklenir miydi?
İbn-i Abbas ve Zeynep’in hareketinin engellenmesiİbn-i Abbas, İmam Hüseyin’in önüne geçti ve şöyle dedi: “Mademki sen gitmek istiyorsun, o halde bırak Zeynep kalsın. Onu götürme” Zeynep, mahmelden başını kaldırdı ve şöyle dedi: “Ey İbn-i Abbas, sen benim ve kardeşim Hüseyin (a) arasına bir ayrılık mı koymak istiyorsun?”Allah’u Ekber, bu ne büyük bir cesaret! Bütün rahatlık ve huzurun gölgesinden çıkmış bela, şiddet, elem ve rahatsızlıklarla dopdolu olan bu çölde kendinden geçmek de neyin nesidir? Akıllar şaşar bunun karşısında. Bu nasıl bir ilgidir? Bu ne tür bir ruhaniyettir. Bu nasıl bir maneviyattır. Yüce âlemle nasıl bir irtibattır? Peygamber (s.a.v) ve imamda var olan ruhaniyetin aynısı Zeynep’te de mevcuttur.Evlatlarını Allah yolunda bağışlıyor(kurban ediyor)Bundan daha yüce olan ameli güçten olan cömertlik ve kerem konusudur.
   İnsanlığın fazilet ve iftiharlarından olan cömertlik ve kerem, Peygamber ve imam’da en yüksek derecede mevcuttur. İmana sahip olan herkeste cömertlik ve keremden bir parça bulunur. Zeynep’teki cömertlik en yüksek bir derecede idi. Kardeşi Hüseyin’in ameli gücünde var olan cömertlik ve keremin aynısı muhterem ve değerli Zeynep’te de mevcuttu.
   Cömertlik ve kerem, bağışlama ve affetme, gönülden çıkarıp atma ve Allah yolunda vermektir. Akıl ehli, mal mı daha önemlidir yoksa evlat mı sorusuna karşılık; evlat çok değerli ve yüce bir şeydir der. Gönlün meyvesi, ömrün neticesidir. İki âlemin değerli insanı Zeynep, kendi malından geçmekle beraber iki göz nuru olan evlatları Avn ve Muhammed’i de Allah yolunda verip, Hüseyin (a)’a feda etti. Acaba bundan daha büyük ve daha yüce bir cömertlik ve kerem düşünülebilir mi? Subhanallah’il Azim.
   Ali Ekber için ağıt yakıyor ama…
   İnsanın, Zeynep’in anılarından çıkarabileceği bir başka incelik de bu mübarek insanın ne temiz bir nur olduğudur.Olayı duymuşsunuzdur: Onun iki göz nuru, tek varlığı olan iki oğlu Avn ve Muhammed savaş meydanına gidiyorlar ve öldürülüp şehit oluyorlar. Ebi Abdullah’il-Huseyn (a) onların ölülerini çadıra doğru getirince Zeynep kendi çadırından hiç çıkmadı. Fakat bunun aksine Hüseyin (a) onların ölülerini çadıra doğru getirince Zeynep kendi çadırından hiç çıkmadı. Fakat bunun aksine Hüseyin’in oğlu Ali Ekber’in ölü bedeni üzerinde acı çığlıklar atıyor, ağlıyor ve “ Eyvah Anana!” diyordu. Sanki kendi çocuğuymuş gibi, onun annesi gibi ağlıyordu.O ne idi ve bu nedir? Ben şaşıyorum nasıl tarif edeyim bunu? Kendi evlatlarının ölüsü üzerine niçin gelmediği acaba bu şaşırtıcı davranışla belli olmuyor mu?
   Halis ameli önemli görmüyor
   Göz önünde bulunan iki incelik var:
  Birincisi bu davranış Zeynep’in sonsuz derecedeki samimiyetini halisliğini ortaya çıkarıyor. Davranışı halisane bir şekilde (samimi olarak) Allah rızası içindi. Allah yolunda ve onun dostluğunu kazanmak için bir davranışta bulunan bir kimsenin amelini görmemesi nefsini öne çıkarmaması, kendisini önce görmemesi bir iş yaptığını zannetmemesi onun samimiyetinin gereğidir. Zeynep’in bu davranışı samimiyettir. İki göz nurunu kaybetmiş fakat çadırından çıkmamış, inleyip ağlamıyor, yardım dilemiyor. Yani insan, Allah yolunda verdiği şeyi artık hatırında tutmaz.
    Sonsuz derecedeki keremle birlikte taşıdığı hayâ
 Diğer bir incelik te şudur: Zeynep sahip olduğu bu samimiyet ve halislikle birlikte başka bir olgun sıfata da sahiptir. Bu sıfat, bağışlama hayâsı olarak adlandırılır. Bu da çok hayret verici bir özelliktir. Bağışlayan biri bağışlayıcı (kerim) olduğu için yaptığını çok küçük görür. Alçak gönüllülük ve tevazu onun nefsindedir.
   Hüseyin (a)’in dört bin dirhemi fakirlere dağıttığını ve az oldu diye utandığını duymuşsunuzdur. İşte bu, “bağışlama hayâsı” olarak adlandırılmaktadır.Cimri olan verdiği o kapkara parayla bin bir minnet eder. Bu cimriliktir, sahibini alçaktır ve rezil eder. Cömert olan her şeyin en fazlasını bağışlar, her şeyin en değerlisini verir bunu yaparken de hiçbir vermemiştir diye hayâ duyar.
   Zeynep de iki evladını veriyor, yine de hayâ ediyor. Buna rağmen; “Ne yazık ki Hüseyin(a)’in yolunda gereği gibi bir hizmet yapamadım, bir iş yapamadığım dost karşısında başı dik nasıl durabilirim?” diyerek utangaçlık ve hayâsını belirtiyor. Fakat Hüseyin (a)’in oğlu Ali Ekber’e karşı şefkat duyguları kabarıyor. Burası, sevgi ve şefkat yeridir. Öyle sevgi ve şefkat gösterdi ve gönlü o kadar kırıktı ki Husyen (a) onu Ali Ekber’in ölüsü üzerinden zar-zor kaldırabildi.Burada onun sahip olduğu bir başka üstün sıfatı ortaya çıkıyor. O da merhamet ve şefkattir. Hüseyin’le dert ortaklığı yapmaktadır. Aşura gecesi şöyle buyuruyordu: “Ah keşke, kardeşimin yerine benim öldürülmemi kabul etselerdi.Zeynep’in isminin anıldığı ve onun iftihar dolu sıfatlarının konuşulduğu şu anda bunu işiten aziz dinleyiciler, Allah’tan bu değerli hanımefendiye verilmiş olan üstün özelliklerden bizlere de bağışlamasını, bu iki âlemin değerli insanının bereketinden bize de nasip etmesini onun ameli gücünün üstünlüklerinden olan şeyleri bize de bağışlamasını dileyelim.

31 Ekim 2011 Pazartesi

2006 – 2010 Askeri Lise Öğrenci Seçme Sınavı Tarih Soruları


1. İlk düzenli Türk ordusunu kimler kurmuştur? 
A) Avarlar    B) Türgişler   C) Göktürkler   D) Hunlar    E) Uygurlar 

2. Dandanakan zaferinin Türk tarihindeki önemi aşağıdakilerden hangisidir?
A) Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulması
B) Türklerin İslamiyet’i tanıması
C) Selçukluların Bizans Devleti’yle yaptığı ilk önemli savaş olması
D) Anadolu’da Türk tarihinin başlangıcı olması
E) Harzemşahlar Devleti’nin yıkılması 

3.  I. Ankara   II. Sırpsındığı   III. Niğbolu
savaşlarından hangileri I. Murat döneminde yapılmıştır?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III    D) I ve II     E) I, II ve III  

4. Osmanlı Devleti’nde matbaanın kurulması aşağıdaki alanlardan hangisiyle doğrudan  ilgilidir?
A) Askerlik B) Ticaret C) Tarım  D) Siyaset E) Kültür  

5. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine,
   I. Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakları geri almak istemesi,
 II. Türk-Alman dostluğu ve ittifakı,
III. sömürgeci devletlerin gittikleri yerlerde kültürlerini yaymaya çalışmaları
durumlarının hangileri neden olmuştur?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III  D) I ve II     E) I, II ve III

6.  I. Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri kurmak
    II. Milli Meclis’in toplanmasını sağlamak
   III. Kongrede alınan kararları uygulamak 
Yukarıdakilerden hangileri, Sivas Kongresi’nde seçilen Temsilciler Kurulu’nun görevleri arasındadır?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III  D) I ve II     E) II ve III   

7. Kuvayı Milliye hareketinin sona ermesinde,
   I. Mustafa Kemal’in başkomutanlık görevini üstlenmesi,
 II. düzenli ordunun kurulması,
III. Eskişehir-Kütahya Savaşları yenilgisi 
gelişmelerinden hangilerinin etkisi olmuştur?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III  D) I ve II     E) I, II ve III   

8. Saltanatın kaldırılmasını öncelikli hale getiren gelişme aşağıdakilerden hangisidir?
A) Londra Konferansı’na Osmanlı ve TBMM hükümetlerinin birlikte çağrılması
B) Mudanya Ateşkes Anlaşması’nın imzalanması
C) Lozan Konferansı’na TBMM ve Osmanlı hükümetlerinin birlikte çağrılması
D) Cumhuriyetin ilan edilmesi
E) Halifeliğin kaldırılması  

9.  I. Yeni Türk harflerinin kabul edilmesi
    II. Türk Tarih Kurumu’nun açılması
   III. Soyadı Kanunu’nun çıkarılması
Yukarıdaki inkılapların kronolojik sırası aşağıdakilerden hangisidir?
A) I, II, III    B) I, III, II   C) II, I, III    D) III, I, II   E) III, II, I

10.  I. Irak sınırı   II. Hatay    III. Boğazlar
Yukarıdaki sorunlardan hangilerinin kesin çözümü Atatürk’ün ölümünden sonraya kalmıştır?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III   D) I ve II     E) II ve III

11. Aşağıdaki Atatürk ilkelerinden hangisi Türkiye Devleti’nin yönetim biçimini belirlemektedir?
A) Milliyetçilik  B) İnkılapçılık    C) Devletçilik   D) Halkçılık      E) Cumhuriyetçilik

12. İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde ilk devlet teşkilatını kimler kurmuştur?
A) Göktürkler  B) Karluklar   C) Uygurlar   D) Türgişler    E) Hunlar   

13. Aşağıdakilerden hangisi Anadolu’da kurulan Türk devletlerinden biri değildir?
A) Gazneliler   B) Danişmentliler  C) Saltuklular   D) Artuklular    E) Mengücekliler     

14. Osmanlı padişahları, halife unvanını hangi padişah döneminde almıştır?
A) Kanuni Sultan Süleyman
B) Fatih Sultan Mehmet
C) Yavuz Sultan Selim
D) II. Mahmut
E) III. Selim    

15.   I. Cumhuriyet   II. Mutlakiyet   III. Meşrutiyet 
Yukarıdaki yönetim biçimlerinden hangileri Osmanlı Devleti’nde uygulanmıştır?
A) Yalnız I    B) Yalnız II    C) Yalnız III   D) II ve III     E) I, II ve III

16. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı süresince zafer kazandığı tek cephe aşağıdakilerden hangisidir?
A) Çanakkale  B) Kafkas C) Makedonya  D) Mısır  E) Suriye ve Filistin      

17. Mustafa Kemal, aşağıdakilerin hangisinden sonra halkı milli mücadele amacında birleştirme hareketine başlamıştır?
A) Misakımillî’nin ilan edilmesi
B) İzmir’in işgal edilmesi
C) Sivas Kongresi’nin toplanması
D) Erzurum Kongresi’nin toplanması
E) Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesi      

18.   I. Amasya Genelgesi’nin yayımlanması
       II. Mebuslar Meclisinin toplanması
      III. Amasya Protokollerinin imzalanması
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararlar, yukarıdaki gelişmelerin hangilerinde etkili olmuştur?
A) Yalnız I   B) Yalnız II   C) Yalnız III   D) I ve II      E) II ve III

19.   I. TBMM’nin açılması
       II. Misakımillî’nin ilan edilmesi
      III. İstanbul’un resmen işgal edilmesi
Yukarıdaki gelişmelerin kronolojik sırası aşağıdakilerden hangisidir?
A) I, II, III     B) II, I, III    C) II, III, I     D) III, I, II    E) III, II, I     

20. Türkiye’nin,
I. İran, II. Yunanistan, III. Irak
sınırlarından hangileri Lozan Antlaşması’yla çizilmiştir?
A) Yalnız I   B) Yalnız II    C) Yalnız III    D) I ve II      E) II ve III      

21. 1934 yılında Türk kadınlarına aşağıdaki haklardan hangisi verilmiştir?
A) Boşanma
B) Resmi nikâh yaptırma
C) Milletvekili seçme ve seçilme
D) Belediye seçimlerine katılma
E) Mirasta erkekle eşit pay alma

22. Aşağıdaki Atatürk ilkelerinden hangisiyle Türkiye Devleti’nin rejimi belirlenmiştir?
 A) Milliyetçilik   B) Cumhuriyetçilik  C) Devletçilik  D) İnkılapçılık    E) Halkçılık

23. Aşağıdaki Türk topluluklarından hangisi devlet kuramamıştır ?
A) Peçenekler  B) Türgişler  C) Karluklar   D) Hazarlar       E) Avarlar      

24. İskandinavya ve Volga boylarından kürk ve diğer ticaret malları, Çin ve Türkistan’dan çeşitli kumaşlar, Bizans’tan birçok sanat eseri, süs eşyası Hazar şehirlerinde pazarlanırdı.
Yalnız bu bilgiyle Hazarlarla ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz ?
A) Gümrük gelirlerinin olduğuna
B) Değişik kültürlerden etkilenildiğine
C) Ticaretin en fazla Çin’le yapıldığına
D) Ekonomide ticaretin önemli olduğuna
E) Doğu ve Batı’dan ticaret mallarının geldiğine     

25. Aşağıdaki savaşlardan hangisinin Osmanlıların Balkanlarda yerleşmesinde etkili olduğu savunulamaz?
A) Ankara   B) I. Kosova  C) II. Kosova    D) Varna     E) Niğbolu


26. Aşağıdakilerden hangisi, Osmanlı Devleti’nin hazine giderleri arasında değildir ?
A) Savaş masrafları
B) Kapıkulu askerlerinin maaşı
C) Bilim adamlarına verilen maaş
D) Bayındırlık işleri için yapılan harcamalar
E) Timarlı sipahilerin gereksinimlerinin karşılanması  

27. Aşağıdakilerin hangisinde, Kurtuluş Savaşı’nın gerekçeleri belirtilmiştir?
A) Erzurum Kongresi
B) Amasya Genelgesi
C) TBMM’nin açılması
D) Sivas Kongresi 
E) Amasya Protokolleri  

28. Sivas Kongresi’nin,
    I. üyelerinin ülkenin her yerinden olması,
   II. Türk milletinin birlik hâlinde olduğunu ilan etmesi,
   III. Temsilciler Kurulunun üye sayısının artırılması  
özelliklerinden hangileri Kurtuluş Savaşı’nın bütün aşamalarında etkisinin olduğunu doğrudan  gösterir?
A) Yalnız I    B) Yalnız II    C) I ve II     D) I ve III      E) II ve III 

29. Kurtuluş Savaşı’nda,
  I. Ulus egemenliğinin ilke edinilmesi,
 II. Temsilciler Kuruluna, Sivas Kongresi kararlarını uygulama yetkisinin verilmesi,
III. Padişah ve Halife’nin gelecekteki durumunun TBMM’nin yetkisine bırakılması
gelişmelerinden hangilerinin saltanatın kaldırılacağının doğrudan  bir göstergesi olduğu savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II   C) I ve II    D) I ve III    E) II ve III

30. Aşağıdakilerden hangisi Sakarya Savaşı’nın sonuçlarından biridir?
A) Afyon, Eskişehir ve Kütahya’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi
B) Mustafa Kemal’e gazilik sanıyla mareşallik rütbesinin verilmesi
C) Moskova Antlaşması’nın yapılması
D) Londra Konferansı’nın toplanması
E) Çerkez Ethem’in ayaklanması

31. Aşağıdakilerden hangisi Lozan Antlaşması’nın kapsamında değildir ?
A) Kapitülasyonların kaldırılması
B) Yunanistan’ın savaş tazminatı yerine Karaağaç’ı Türkiye’ye vermesi
C) İmroz ve Bozcaada’nın Türkiye’ye bırakılması
D) Suriye sınırının Ankara Anlaşması’nın belirlenen şekliyle kabul edilmesi
E) Yunanlıların Doğu Trakya’yı Meriç Nehri’nin sol kıyısına kadar boşaltması  



32.    I. Soyadı Kanunu
        II. Şapka Kanunu
       III. Miladi Takvimin uygulanmaya başlanması 
Yukarıdakilerin kronolojik sıralaması aşağıdakilerden hangisidir?
A) I - III - II     B) II - I - III     C) II - III - I   D) III - I - II     E) III - II – I

33. Laiklik ilkesi,
I. halkçılık,   II. inkılapçılık,    III. ümmetçilik
anlayışlarından hangileriyle bağdaşır?
A) Yalnız I    B) Yalnız II   C) Yalnız III  
D) I ve II       E) II ve III

34. Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyeti kabul eden Karluklarda, insan figürleri, yerini yavaş yavaş bitki motifleri ve geometrik desenlere bırakmıştır.
 Bu durumun aşağıdakilerden hangisindeki değişiklikle ilgili olduğu savunulabilir?
A) İnanç sistemi
B) Doğa şartları
C) Uluslararası ilişkiler
D) Ekonomik durum
E) Kullandıkları malzeme

35. İslamiyet öncesi Türk Devletlerinde Hatun’un,
   I. kurultaya katılması,
  II. elçileri kabul etmesi,
 III. gerektiğinde naip (vekil) olarak devlet başkanlığı
yapması özelliklerinden hangileri siyasi sorumlulukları olduğunun göstergesidir?
A) Yalnız I   B) Yalnız II    C) Yalnız III   D) I ve II      E) I, II ve III

36. Anadolu Selçukluları Döneminde, aşağıdakilerden hangisinin ticaretin gelişmesinde etkili olduğu savunulamaz ?
A) Yeni yollar yapılması
B) Medreselerin açılması
C) Kervansaraylar yapılması
D) Ahilik teşkilatının kurulması
E) Müslüman olmayan tüccarların can ve mal güvenliğinin devlet güvencesine alınması            

37. I. Yeniçeri Ocağı
     II. Timar Sistemi
    III. Lonca Teşkilatı
Yukarıdakilerden hangilerinin bozulmasının Osmanlı ordusunun zayıflamasında etkili olduğu savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II   C) Yalnız III   D) I ve II     E) II ve III

38. Kurtuluş Savaşı’nda manda ve himayenin reddedilmesinin,   
I. laiklik,   II. devletçilik,   III. bağımsızlık
ilkelerinden hangilerini doğrudan  desteklediği
savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II     C) Yalnız III   D) I ve III    E) II ve III

39. Amasya Genelgesi’nde, İstanbul Hükûmetinin üzerine aldığı sorumluluğun gereğini yapmadığına ve milletin bağımsızlığını yine milletin istek ve kararının kurtaracağına ilişkin hüküm yer almıştır.
Bu hüküm,
  I. egemenliğin ulusa ait olmasının gerekliliği,
 II. İstanbul Hükûmetine güvenin sarsılması,
III. son Osmanlı Mebuslar Meclisinin dağıtılması
durumlarından hangilerini gösterir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III    D) I ve II     E) I, II ve III

40. Kurtuluş Savaşı Döneminde,
   I. Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli’de bulunan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin birleştirilmesi,
 II. Damat Ferit ve bazı devlet adamlarının İngiliz Muhipleri Cemiyetine üye olması,
III. Mebuslar Meclisinin padişah tarafından kapatılmış olması
gelişmelerinden hangilerinin vatanın savunma  gücünün bir noktada toplandığını gösterdiği savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III    D) I ve II     E) I, II ve III          

41. “Vatan bir bütündür. Parçalanamaz.” ilkesinin aşağıdakilerden hangisinde yansıdığı söylenemez ?
A) Kafkas Cumhuriyetleriyle Kars Antlaşması’nın imzalanması
B) Lozan Antlaşması’nın imzalanması
C) Moskova Antlaşması’nın imzalanması
D) Ankara Antlaşması’nın imzalanması
E) Sevr Antlaşması’nın imzalanması

42. Yeni Türk Devleti aşağıdakilerden hangisiyle kurulmuştur?
A) Halifeliğin kaldırılması
B) Ankara’nın başkent olması
C) TBMM’nin açılması
D) Misakımillî’nin ilan edilmesi
E) Amasya Genelgesi’nin ilan edilmesi               

43. Medeni Kanun ile kadın-erkek eşitliği sağlanmaya çalışılmıştır.
Bu durum aşağıdaki alanların hangisiyle doğru dan  ilgilidir?
A) Tarih  B) Hukuk C) Sanayi  D) Ticaret E) Tarım

44. Menemen Olayında Asteğmen Kubilay’ın öldürülmesinin aşağıdakilerden hangisine bir tepki olduğu savunulabilir?
A) Türkiye’nin Milletler Cemiyetine üye olmasına
B) Seçim sisteminde değişiklik yapılmasına
C) Siyasi partilerin kapatılmasına
D) Laik devlet anlayışına
E) Azınlık haklarına

45. Aşağıdakilerden hangisinin Orta Asya Türk göçlerinin sonuçlarından biri olduğu savunulamaz ?
A) Türklerden bir kısmının Orta Asya’da kalması
B) Dünyada nüfus artışının olması
C) Kavimlerin yer değiştirmesi
D) Yeni devletlerin kurulması
E) Kültürel yapının değişmesi             

46.  I. Miryokefalon   II. Malazgirt   III. Kösedağ
Yukarıdaki savaşlardan hangileri Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinde etkili olmuştur?
A) Yalnız I  B) Yalnız II   C) Yalnız III   D) I ve II     E) I, II ve III

47. Türklerin yerleşik hayata geçmesiyle,
I. hayvancılık,   II. ticaret,   III. tarım
alanlarından hangilerinin ekonomik etkinlikleri arasına girdiği savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II   C) Yalnız III   D) II ve III    E) I, II ve III            

48. Osmanlı Devleti’nde,
  I. kimin tahta geçeceğinin önceden belirtilmemiş olması,
 II. hanedan ailesinden en büyük ve en olgun olanın tahta geçmesi kuralının konulması,
III. kız çocuklarının tahta geçme hakkının olmaması 
durumlarından hangilerinin taht kavgalarına neden olduğu savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III   D) I ve III    E) I, II ve III

49. Aşağıdaki kuruluşlardan hangisi millî mücadeleyi desteklemiştir?
A) İslam Teâli Cemiyeti
B) Hürriyet ve İtilaf Fırkası
C) Kürt Teâli Cemiyeti
D) Sulh ve Selameti Osmaniye Fırkası
E) Trakya Paşaeli Cemiyeti            

50.  I. Yerel olarak toplanmış, ulusal kararlar alınmıştır.
      II. “Temsilciler Kurulu vatanın tamamını temsil eder.” ilkesi benimsenmiştir.
     III. Millî cemiyetler birleştirilmiştir.
Yukarıdakilerden hangileri Erzurum Kongresi’nin kapsamındadır?
A) Yalnız I  B) Yalnız II   C) Yalnız III   D) I ve II     E) I, II ve III

51. Aşağıdakilerden hangisi Kurtuluş  Savaşı Dönemindeki gelişmelerden biri değildir ?
A) Erzurum Kongresi
B) Sivas Kongresi
C) Amasya Genelgesi
D) Amasya Görüşmeleri 
E) Halifeliğin kaldırılması               

52.  I. Hatay’ın Türk topraklarına katılması 
      II. Musul’un Irak’a bırakılması
     III. Kapitülasyonların kaldırılması
Yukarıdaki konulardan hangileri Lozan Antlaşması’nda yer almıştır?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III   D) I ve II     E) I, II ve III

53. Aşağıdakilerden hangisiyle egemenlik hakkı kişiden millete geçmiştir?
A) Medeni Kanun’un kabul edilmesi
B) 1924 Anayasası’nın kabul edilmesi
C) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulması
D) Kabotaj Kanunu’nun çıkarılması
E) Kanuniesasi’nin ilanı                

54. Cumhuriyetçilik ilkesinin,
  I. belirli bir ailenin devleti yönetmesi,
 II. soylu sınıfların devleti yönetmesi,
III. halkın seçtikleri aracılığıyla kendisini yönetmesi
durumlarından hangilerine bir tepki olduğu savunulabilir?
A) Yalnız I  B) Yalnız II    C) Yalnız III 
D) I ve II     E) II ve III

55.  I. Âşar vergisinin kaldırılması
      II. Saltanatın kaldırılması
     III. Yeni Türk harflerinin kabul edilmesi
     IV. Halifeliğin kaldırılması
Yukarıdaki inkılapların gerçekleştirilme sırası aşağıdakilerden hangisidir?
A) I, II, III, IV     B) I, IV, III, II    C) II, IV, I, III    D) III, II, I, IV     E) IV, II, III, I

  

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Popüler Yayınlar

DİL